SESSİZ ŞAHİTLERİN MAHKEMESİ: Nesnelerin Dilsiz Yası ve Hukukun Çaresizliği
Travmatik bir kayıptan sonra insan ruhunu en çok hırpalayan, onu varoluşsal bir felce sürükleyen şey; fırtınanın koptuğu o anın hemen ardından, dünyanın hiçbir şey olmamış gibi pervasızca dönmeye devam etmesidir. Sokaktaki gürültü akıp gider, Ankara Adliyesinin o yüksek tavanlı koridorlarında dosyalar soğukkanlı ellerle değiştirilir, hayat kendi mekanik ve acımasız ritminde ilerler. Oysa o büyük kırılmanın gerçekleştiği evin eşiğinden içeri adım attığınızda, zamanın sadece sizin için değil, nesneler için de donduğunu görürsünüz. Kronos’un o kaza sabahında yarılan gövdesi, evdeki eşyaların üzerinde dilsiz birer mühür olarak asılı kalmıştır.
Yarım kalmış bir fincan kahve, antrede öylece bekleyen bir çift terlik, askıda sahibinin ten sıcaklığını hâlâ saklayan o hırka, alelacele alınmış bir not kâğıdı… Nesneler, Maurice Blanchot’nun bahsettiği o "hayalet kelimelerin" somutlaşmış birer krallığıdır. Onlar, sahibinin gidişinden habersiz, hayatın pervasızca aktığı o son saniyenin anısını, o mühürlü zaman dilimini büyük bir sadakatle korurlar.
Annemin gidişinin ardından evdeki her nesne, benim için pozitif hukukun asla çözemeyeceği, rasyonel kurallarla tartamayacağı birer sessiz tanığa dönüştü. Salondaki o çok sevdiği çiçeğin yapraklarına bakıyorum; annemizin eli değmişti onlara, daha birkaç gün önce usulca su vermişti. Şimdi o yapraklar yeşermeye, hayata inatla tutunmaya devam ederken; o şefkatli eli bir daha asla tutamayacak olmanın varoluşsal çaresizliği göğsüme saplanıyor. Bir tarafta ceza kanunlarının kusur oranlarını, illiyet bağlarını tartışan o soğuk, rasyonel dilekçeler; diğer tarafta annemin kokusunun sindiği, dokunmaya bile kıyamadığım bir hırkanın ruhumda kurduğu o devasa, o sarsıcı mahkeme…
Hukuk sistemi, mağdur yakınından sarsılmaz bir rasyonellik bekler. Hayatına kaldığı yerden "mantıklı" ve işlevsel bir şekilde devam etmesini, yas tutan bir avukatın cübbesini giyip duruşma salonlarında soğukkanlı savunmalar yapmasını normal karşılar. Oysa rasyonellik, sevginin ve ontolojik bağın koptuğu o sınır çizgisinde tamamen hükümsüzdür. İnsan, koridorlarında adalet aradığı o soğuk adliye saraylarından çıkıp eve döndüğünde; mutfaktaki boş bir sandalyeyle, antrede duran o terlikle yüzleştiğinde anlar adaletsizliğin o çıplak ve vahşi boyutunu. Beşerî mahkemelerin vereceği dünyanın en ağır cezası bile, o sessiz tanıkların evdeki feryadını dindirmeye yetmez.
Bu keder coğrafyasında yollarımızın kesiştiği dostlarım, biliyorum; çoğunuzun evinde konuşmayan ama sessizce çığlık atan o nesneler var. Gitgide ağırlaşan bir duvar saati, rehberde öylece duran ve artık hiç çalmayacak bir telefon, köşede sahibini bekleyen bir çift ayakkabı…
Yas, sadece kalbimizin dehlizlerinde taşıdığımız soyut bir sızı değil; her gün gözümüzün değdiği o dilsiz eşyaların sessizliğinde büyüyen, her bakışta bizi yapıbozuma uğratan felsefi bir fenomendir. Bugün burada, o sessiz tanıkların dilinden konuşalım istiyorum. Anılarımızı modern dünyanın o "hijyenik" beklentilerinden saklamadan, eşyaların yasından kaçmayarak, o derin ve dürüst Caravaggio siyahının içinde yan yana yürüyelim.
Çünkü biz buradayız; eksik, yaralı ama birbirimizin yüzünde o aziz hafızanın son izlerini arayarak, o kırılmaz sadakat nöbetinde bir arada...
Yorumlar