Saat Kaçta Durur Bir Evlat ?
- bsrkc3425
- 2 saat önce
- 2 dakikada okunur
İnsanın evi neresidir? Dört duvarı, tavanı, kapı eşiği mi? Yoksa o kapıyı açtığında karşılaştığı, sesinin tınısıyla dünyadaki tüm uğultuları susturan o tek insan mı?
Ben evimi kaybettim. Bir sabah, Ankara’nın o soğuk, gri caddelerinden birinde, bir aracın pervasızca hızında, bir saniyeden bile kısa süren bir çarpışmada dünyadaki en güvenli limanımı bıraktım. Hukuk kitapları bize saniyelerin, hız limitlerinin, fren mesafelerinin matematiksel hesabını öğretir. Ceza kanunları, bir hayatın yok oluşunu "taksir" denilen o kuru, ruhsuz kelimenin içine sıkıştırıp rafa kaldırır. Mahkeme salonlarında takım elbiseler giyilir, iyi hal indirimleri hesaplanır, kâğıtlar imzalanır. Kanunlar, suçun failini merkeze alıp onun haklarını kutsallaştırırken; geride kalan evladın göğsünde açılan o kara deliğe kör, sağır ve dilsiz kalır.
Ama adalet saraylarının o yüksek tavanlarında hesaplanamayan bir şey var: Yasın fenomenolojisi. Zamanın, o ölümcül saniyede donup kalması.
Annemin nefesinin kesildiği o saniyeden beri benim için saatler ilerlemiyor. Her sabah akreple yelkovanın döndüğü o dünyaya uyanıyorum, cübbemi giyiyorum, adliyelerin koridorlarında başkalarının haklarını savunuyorum. Ama her akşam, içimdeki o zifiri karanlıkla, annesiz ve ışıksız kalmış o eve dönüyorum. Bir hukukçu olarak adalet terazisini dengede tutmaya çalışırken, bir evlat olarak her gece kendi yangınımda yeniden eleniyorum.
İşte bu yüzden kuruldu bu bahçe. Burası, mahkemelerin vermediği, veremeyeceği o "sembolik adaletin" toprağıdır. Fail, aldığı cezalarla hayatına bir şekilde devam etmenin formülünü bulabilir; takım elbisesinin arkasına gizlenip vicdanından kaçtığını sanabilir. Fakat sembolik adalet adliye koridorlarında değil, vicdanın zindanında tecelli eder. O kaza sesini, o yarım bırakılmış geleceği ve bir evladın hesap soran gözlerini ömrü boyunca ruhunda bir pranga gibi taşıyacaktır. Kaçamayacaktır.
Bu ilk yazıyla, Hüzün Bahçem’in kapılarını sonuna kadar açıyorum. Burası acıyı sakladığımız, kederden utandığımız bir yer değil. Aksine; o zifiri karanlıkta birbirimizin elini tuttuğumuz, acımızı incitmeden, anılarımızı hırpalamadan usul usul suladığımız bir sığınak.
Eğer siz de bir gün, hiç beklemediğiniz bir anda evinizi kaybettiyseniz; zaman sizin için de o amansız saniyede durduysa, bilin ki bu bahçede yalnız değilsiniz. Çığlığınızın bir karşılığı, kederinizin bir dili var.
Hoş geldiniz. Toprağımıza acı düştü, ama kelimelerin şifasıyla birbirimize tutunarak büyüyeceğiz.
Yorumlar